« Önceki | Sonraki »

30/3/2008

NEFES ALMA DÜZENİMİZİ KONTROL EDEN HÜCRELER

Eğer nefes alma düzeni bizim kontrol ve dikkatimize bırakılmış olsa, nefes almayı unuttuğumuzda, uykuya daldığımızda ya da başka bir işle meşgul olduğumuzda nefessizlikten ölebilirdik. Her insan için hayati bir öneme sahip olan nefes alma işlemi, solunum merkezi tarafından düzenlenir. Bu merkez bir mercimek tanesi büyüklüğünde olup beynimizin bir uzantısı olan "beyin sapı" denen yerdedir ve başlıca üç grup sinir hücresinden oluşur:

Birinci grup hücreler, solunumun temel ritmini belirlerler ve içimize hava çekmemiz için emir verirler. Böylece ihtiyacımız olan havayı içimize çekmiş oluruz.

İkinci grup hücreler ise, solunumun hızını ve gidişatını belirlerler. Ancak ikinci grup hücreler devreye girdiğinde, birinci grup hücrelerin faaliyetini bir sinyalle durdururlar. Böylece akciğerin hava dolum bölümü kontrol edilir ve nefes alıp vermemiz hızlanır.

Üçüncü grup hücreler ise, normal nefes düzeninde aktif değildirler. Ancak yüksek oranlarda soluk alıp vermek gerektiği zaman devreye girerler, karın kaslarımıza sinyal gönderip solunuma katılmalarını sağlarlar. Tüm bu anlatılanlar hayatta kalmamız için yeterli midir? Hayır.

Solunum kimyasal olarak da kontrol edilir. Bizim nefes alıp vermemizin amacı kandaki oksijen ve karbondioksit miktarlarının belirli bir oranda kalmasıdır. Bu orandaki değişiklikler ise solunum merkezindeki bir grup hücreyi harekete geçirir ve solunumdaki bozulan değerler çok hassas ayarlamalarla olması gereken düzeye getirilir.

Kandaki oksijen miktarının solunum merkezine doğrudan bir etkisi yoktur. O halde kanda değişen oksijen miktarından nasıl haberdar olmaktadır? Burada bir grup daha devreye girerek mucizevi bir şuur gösterirler. Beynin dışında, şahdamarı gibi bazı büyük damarlarda bulunan çok hassas alıcılar, kandaki oksijen belli bir düzeyin altına indiğinde solunum merkezine sinyaller gönderirler. Böylece çok hassas değişikliklerle solunumda gerekli düzeltmeler yapılır.

Bizim hayatta kalmak için ne kadar oksijene ihtiyacımız olduğunu bir grup hücre nasıl bilmektedir?

Bilimin ancak son 20 yılda ortaya çıkardığı bu akılalmaz mekanizmayı hücreler ilk insandan bu yana nasıl kullanmaktadırlar?

Üstelik bu mekanizma o kadar hassastır ki, hayatımız boyunca otururken, koşarken ya da uyurken hiç hata yapılmaz ve vücudumuzdaki 100 trilyon hücreye her an tam ihtiyacı olan oksijen taşınır; zararlı olan karbondioksit ve hidrojen iyonu gibi atıklar derhal uzaklaştırılır.

Evrim teorisine, bağnaz bir inançla bağlı olan bazı bilim adamları, tüm bu gerçekleri bildikleri halde, sadece materyalizme bağlılıkları uğruna, bu kusursuzluğun kör tesadüfler tarafından meydana getirildiğini iddia ederler. Oysa bu mükemmel düzenin Yaratıcısı'nın sonsuz akıl sahibi olan Allah olduğu apaçıktır.

 

13/2/2008

KURAN-BİLİM

Kuran'ın Allah katından olduğunun ve insanlar tarafından bir benzerinin asla getirilemeyeceğinin pek çok delili vardır. Bu delillerden biri de, Kuran'daki ayetlerin içinde bulunduğumuz evrende her ayrıntısı ile var olmasıdır.

Bilim, içinde yaşadığımız maddesel dünyanın deney ve gözlem yoluyla incelenmesine denir. Elbette bilim bu incelemeyi yaparken, deney ve gözlem yoluyla elde ettiği verileri temel alarak, bu verilere bakarak sonuç çıkaracaktır. Bilindiği gibi bilimsel araştırmalardaki ilk adım bir "hipotez" (varsayım) belirlemektir. Bilim adamları inceleyecek oldukları konu hakkında ilk başta belirli bir varsayım ortaya atarlar. Daha sonra bu varsayım bilimsel verilerle sınanır. Eğer yapılan deney ve gözlemler varsayımı doğrularsa, varsayım yani ¨hipotez¨, "teori" olma yoluna girmiştir. Eğer hipotez yalanlanırsa, başka hipotezler denenir ve bu süreç devam eder.
Bilimsel Çalışmada Yöntem  
Dikkat edilirse bu sürecin ilk aşaması olan hipotez belirlenmesi, bilim adamlarının benimsediği temel bakış açısı ile ilgilidir. Örneğin bilim adamları, sahip oldukları temel bakış açısı nedeniyle, "maddenin, herhangi bir bilinçli düzenleme olmadan, kendi kendini düzenleme yönünde bir eğilimi vardır" gibi bir hipotezle yola çıkabilirler. Sonra da bu hipotezi doğrulamak için yıllar süren uzun araştırmalar yapabilirler. Ama maddenin böyle bir özelliği yoktur ve dolayısıyla tüm bu çaba başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Hatta eğer bilim adamları bu hipotezde çok ısrarlı iseler, araştırma yıllar, hatta nesiller boyu bile sürebilir. Sonuçta ise ortaya çok büyük bir zaman ve imkan kaybı çıkar.

Dikkat edilirse hipotezi doğru belirleme noktası, bilimsel bulgulardan farklı bir kaynağı gerektirmektedir. Bu kaynağı doğru tespit etmek ise çok önemlidir, çünkü az önce belirttiğimiz örnekte olduğu gibi, kaynağın yanlış belirlenmesi, bilim dünyasına, yıllar, on yıllar, hatta asırlar kaybettirebilir.

İşte bu aranan kaynak, Allah'ın insanlara ulaştırdığı vahiydir. Çünkü Allah, evrenin ve tüm canlıların Yaratıcısıdır ve dolayısıyla bunlar hakkındaki en doğru, tartışmasız bilgi Allah'tan gelen bilgidir. Şu anda orjinalliği korunan tek kaynak ise Kuran'dır.

Bu nedenle Kuran temel alınarak bilimsel araştırmalara başlandığında, ulaşılacak hedefe en kısa zamanda erişilmiş olur. Bugüne kadar yapılan bilimsel keşifler içinde Kuran ile çelişen hiçbir unsura rastlanmadığı gibi, her seferinde tüm bilimsel bulgular Kuran ayetlerini doğrulamıştır. Bu yazımızda Kuran'ın iki önemli mucizesine yer vereceğiz. 
Korunmuş Tavan
Kuran'da Allah, gökyüzünün ilginç bir özelliğine şöyle dikkat çeker:

"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar." (Enbiya Suresi, 32)

Ayette belirtilen gökyüzünün bu özelliği, 20. yüzyıldaki bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Yerküremizi çepeçevre kuşatan atmosfer, canlılığın devamı için son derece hayati işlevleri yerine getirir. Dünyaya doğru yaklaşan irili ufaklı pek çok gök taşını eriterek yok eder ve bunların yeryüzüne düşerek canlılara büyük zararlar vermesini engeller.

Atmosfer, bunun yanısıra, uzaydan gelen ve canlılar için zararlı olan ışınları da filtre eder. İşin ilginç olan yanı, atmosferin sadece zararsız orandaki ışınları, yani görünür ışık, kızıl ötesi ışınlar ve radyo dalgalarını geçirmesidir. Bunların tümü yaşam için gerekli ışınlardır. Güneş tarafından yayılan şiddetli ultraviyole ışınlarının büyük bölümü, atmosferin ozon tabakasında süzülür ve Dünya yüzeyine yaşam için gerekli olan az bir kısmı ulaşır.

Atmosferin koruyucu özelliği bunlarla da kalmaz. Dünya, uzayın ortalama eksi 270 derecelik dondurucu soğuğundan yine atmosfer sayesinde korunur.

Dünya'yı zararlı etkilerden koruyan, yalnızca atmosfer değildir. Atmosferin yanısıra "Van Allen Kuşakları" denilen ve Dünya'nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka da, gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Güneş'ten ve diğer yıldızlardan sürekli olarak yayılan bu ışınlar, insanlar için öldürücü etkiye sahiptir. Özellikle Güneş'te sık sık meydana gelen ve "parlama" adı verilen enerji patlamaları, Van Allen Kuşakları olmasa, Dünya'daki tüm yaşamı yok edebilecek güçtedir.

Geçtiğimiz yıllarda tespit edilen bir parlamada açığa çıkan enerjinin, Hiroşima'ya atılanın benzeri 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır. Parlamadan 58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık sıçrama yapıp 2500° C'ye yükselmiştir.

Kısacası, Dünya'nın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem işler. İşte Dünya göğünün bu koruyucu kalkan özelliği ni yüzyıllar öncesinden Kuran'da bizlere Allah bildirmiştir.
Aşılayıcı Rüzgarlar  
Kuran'ın bir ayetinde rüzgarların "aşılama" özelliğine ve bunun sonucunda yağmurun oluştuğuna şöyle dikkat çekilir:"Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık..." (Hicr Suresi, 22)

Ayette, yağmur oluşumundaki ilk aşamanın rüzgarlar olduğuna dikkat çekilmektedir. Oysa bu yüzyılın başlarına kadar, rüzgarla yağmurun yağması arasındaki tek ilişki rüzgarın bulutları sürüklemesi olarak biliniyordu. Modern meteorolojik bulgular ise rüzgarların yağmurun oluşumunda "aşılayıcı" rol oynadıklarını gösterdi. Rüzgarların bu aşılama özelliği şöyle gerçekleşir:

Okyanusların ve denizlerin yüzeyinde, köpüklenme nedeniyle her an sayısız hava kabarcığı oluşmaktadır. Bu kabarcıklar patladıkları anda, milimetrenin 100'de biri çapındaki binlerce parçacığı havaya fırlatırlar. "Aerosol" adı verilen bu parçacıklar, rüzgarlar sayesinde karalardan gelen tozlarla karışarak atmosferin üst katmanlarına taşınır. Rüzgarların bu şekilde yükseklere taşıdığı parçacıklar, burada su buharı ile temas eder. Su buharı da bu parçacıkların etrafına toplanarak yoğunlaşır ve su damlacıklarına dönüşür. Bu su damlacıkları önce biraraya gelerek bulutları oluşturur, bir süre sonra da yağmur olarak yeryüzüne iner.

Görüldüğü gibi rüzgarlar, havada serbest halde bulunan su buharını denizlerden taşıdıkları parçacıklarla "aşılamakta" ve böylece yağmur bulutlarının oluşumunu sağlamaktadır.

Eğer rüzgarların bu özelliği olmasa, yüksek atmosferdeki su damlacıkları hiçbir zaman oluşamayacak ve yağmur diye bir şey de olmayacaktı.

Burada önemli olan nokta ise, rüzgarların yağmur oluşumundaki bu kritik görevinin asırlar önce Kuran ayetinde bildirilmiş olmasıdır. Hem de insanların doğa olayları hakkında hemen hiçbir şey bilmedikleri bir devirde...

25/12/2007

GÖZÜN MUCİZEVİ YARATILIŞI

Embriyo 4 haftalık olduğunda başının her iki tarafında birer oyuk oluşur. İnanması güçtür ama bu oyukların içine gözler inşa edilecektir. 6. haftada gözler oluşmaya başlar. Hücreler aylar boyunca akılalmaz bir plan içinde hareket eder ve gözün farklı bölümlerini teker teker oluştururlar. Bazı hücreler korneayı, bazı hücreler göz bebeğini, bazı hücreler de merceği yaparlar. Her hücre inşa ettiği bölümün bitiş sınırına geldiğinde durur. Her biri gözün ayrı bir parçasını oluşturur, sonra mükemmel bir şekilde birleşirler. Sıralamada bir karışıklık olmaz, gözbebeği yerine başka bir tabaka oluşmaz, kornea, göz kasları herşey yerli yerindedir. Bu işlemler sürekli devam eder ve farklı tabakalardan oluşan göz kusursuzca inşa edilir.

Burada kendi kendimize bazı sorular sormamız gerekir: Bu hücreler farklı tabakalar inşa etmeleri gerektiğini nereden bilirler? Tabakaların başlangıç ve bitiş sınırlarına nasıl karar verirler? Bu soruların tek bir cevabı vardır. Hücreler Allah'ın ilhamıyla hareket ettikleri için bu şuurlu hareketleri yapabilirler. Ancak insanın oluşumuna tesadüflerle açıklamaya getirmeye çalışan evrimciler bu soruların cevabını veremezler.

İnsan bedenindeki kusursuz planı kitaplarında anlatan evrimcilerden biri de Hoimar von Ditfurth'tur. Dinozorların Sessiz Gecesi adlı kitabında yazar, insanın oluşumunu detaylı olarak anlatmış ancak "nasıl, neden" gibi sorulara evrim teorisiyle asla cevap veremediklerini şöyle itiraf etmiştir:

"... İnşaata nerede ve ne zaman başlanacağı ve planın tek tek parçalarının hangi zaman sırasıyla biraraya getirileceğini ayrıca belirten projeler yoksa, en iyi plan bile bir işe yaramaz. Söz konusu olan bir binaysa işe temelden başlayıp, duvarlar bittikten sonra en son damı yerleştirmemiz gerektiğini biliyoruz. Ama elektrik ve su tesisatı tamamlanmadan sıvaya da geçemeyiz. Her inşaatta tıpatıp uygulanan bir mekan düzenleme planının yanısıra, inşaatın uyduğu bir zaman düzenlemesi vardır. İşte doğanın inşaatları ve elbette hücreler için de geçerlidir bu. Ama hücre düzleminde bu öncelik-sonralık ilişkisinin nasıl gerçekleştirildiği konusunda hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Hücreye planın hangi bölümünü ne zaman imal etmesi gerektiğini kimin söylediğini biyologlar henüz bulamadılar. Bazı genler tam gerektiği anda ve doğru zamanda engellenirken, gene kimilerinin üzerindeki ambargonun nasıl olup da kalktığı, baskıcı genler ile baskıyı ortadan kaldırıcı genleri hareket geçiren komutayı kimin verdiği, tamamen karanlıkta bekleyen sorulardır..." (Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, 1997, ss.129-130)

Dünyanın "en mükemmel kamerası" olarak kabul edilen gözün oluşumunda da görüldüğü gibi şuursuz hücreler adeta sonsuz bir akılla hareket ederler ve gözler anne karnında yoktan inşa edilir. Elbette ki bu olağanüstü olayı başaranlar hücrelerin kendileri değildir. Gözü oluşturan hücreler sonsuz güç sahibi olan Allah'ın ilhamı ile hareket ederler. Allah bir ayetinde insana suret veren olduğunu bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Embriyoda gözün oluşumu özetle yukarıda görüldüğü gibidir. Ön beyinden dışarı doğru bir çıkıntı oluşur. Bu çukurun en dıştaki hücre tabakasına (ektoderme) değdikleri noktalarda burada içe doğru çöküntüler meydana gelir. Optik çukur denilen bu çöküntüler zamanla gözü oluşturur.

Kara bir nokta görünümündeki bir cismin zaman içinde renkli, üç boyutlu gören, üstelik estetik görünümlü gözler haline gelmesini sağlayan her şeyin hakimi olan Allah'tır.
GÖZÜN YAPISINDAKİ İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK
Evrim teorisinin iddialarınının yanlışlığını bilimsel bulgular karşısında sorgularken başvurulması gereken en temel kaynaklardan biri, kuşkusuz Darwin’in kendi koyduğu kıstaslardır. Darwin, teorisini ortaya atarken, bu teorinin nasıl yanlışlanabileceğine dair birtakım somut ölçüler de belirlemiştir. Türlerin Kökeni adlı kitabının pek çok bölümünde “eğer teorim doğruysa” diye başlayan pasajlar yer alır ve Darwin bu pasajlarda teorisinin gerektirdiği bulguları tarif eder. Darwin’in itiraf niteliğindeki bu sözlerinden biri şöyledir:

Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ göremiyorum. (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s.189)

Darwin, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde canlıların indirgenebilir bir yapıda olduklarını düşünmüş olabilir. Ancak, günümüz teknolojisinin son ulaştığı bulgular göstermiştir ki, Darwin’in "göremiyorum" dediği kompleks organlar hemen her canlıda, üstelik çok sayıda bulunmaktadır. Söz konusu bu organlar birbirinden bağımsız olan çok sayıda küçük parçanın bir uyum içinde çalışmasıyla işlev görebilirler. Bu durum bilim adamları tarafından "indirgenemez komplekslik" olarak adlandırılmaktadır.

İndirgenemez komplekslik özelliğine sahip birçok organ vardır. Örneğin insan gözü yaklaşık olarak 40 tane ayrı küçük organdan oluşan kompleks bir organdır. Bu küçük organların hepsi bir arada çalışmalıdır ki gözümüz görme fonksiyonuna sahip olabilsin. Diğer bir deyişle, evrim savunucularının iddia ettikleri gibi her parça zaman içerisinde ayrı ayrı oluşmuş olamaz. Zira böyle olmuş olsaydı göz hiçbir zaman görebilen bir organ olamazdı. Gözümüz son derece ileri düzeyde bir görüntü teknolojisine sahiptir. Modern teknoloji son 10-15 yılda otomatik odaklama yapan kameralar üretmiştir, ama hiçbir kamera göz kadar hızlı ve kusursuz odaklama yapamamaktadır.

Gözün bu kompleks yapısı karşısında evrim teorisinin "indirgenebilirlik" iddiası tüm anlamını yitirmektedir. Çünkü gözün işe yarayabilmesi için aynı anda tüm bölümleriyle birlikte yani eksiksiz bir şekilde var olması gerekir. Çok açıktır ki göz, evrimcilerin iddia ettikleri gibi kademe kademe oluşmamıştır, bir anda yaratılmıştır.

Gözümüz de tıpkı diğer organlarımız gibi bizlere Yüce Rabbimiz'in bir lütfudur. Nitekim, bir Kuran ayetinde Yaratıcımız olan Allah şöyle buyurmuştur:

O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Müminun Suresi, 23)

 

27/11/2007

BEYNİMİZDEKİ KUSURSUZ TASARIM

Bu satırları okurken aynı zamanda müzik dinleyebilir, bir yandan da suyunuzu yudumlayabilirsiniz. Bu sırada sizin adınıza, siz farkında bile olmadan, kalp atışlarınız düzenlenir, kanınızdaki oksijen miktarı çok hassas bir seviyede sabit tutularak nefes alıp vermeniz sağlanır, vücut ısınız belirlenir. Kısacası yaşamanızı sağlayan tüm işlemler, vücuttaki bütün işlemlerin kontrol edildiği bir merkez tarafından yönetilir. Bu merkez, Allah'ın benzersiz bir tasarımla yarattığı beyindir.

Beynimiz, bütün duyu merkezlerimizin bir arada toplandığı mükemmel bir organdır. Beyinde, neye göre düzenlendiği henüz tam olarak anlaşılamamış trilyonlarca bağlantı, görmek, duymak, tatmak, dokunmak, koklamak gibi duyuların ve düşünmek, konuşmak gibi sadece insana özgü olan benzersiz işlemlerin gerçekleşmesini sağlar.

Ünlü bilim yazarı Dr. Isaac Asimov, beynin üstün tasarımını, en yalın biçimde şöyle ifade eder:

Bir buçuk kilogram ağırlığındaki insan beyni, bildiğimiz kadarıyla evrendeki en kompleks ve en düzenli şekilde yapılanmış maddedir. (Isaac Asimov, In the Game of Energy and Thermodynamics You Can't Even Break Even, Smithsonian, June 1970, s. 10)

Beyinde üç tür hücre vardır; bunlar birbirleriyle bağlantılı sinir hücreleri olan nöronlar, onları destekleyen ancak işlevleri tam olarak anlaşılamamış olan glual hücreler ve beyin içindeki damarları ve kılcal damarları oluşturan kardiovasküler hücrelerdir. Yetişkin bir insanın beyninde ortalama 10 milyar nöron vardır. Nöronların "akson" ve "dendrit" adı verilen çıkıntıları bulunur ve nöronlar bu çıkıntıları sayesinde birbirlerine bağlanırlar. Sinaps olarak adlandırılan bu bağlantılar sayesinde bir beyin hücresi diğerine mesajlar gönderir. Biyokimyacı Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı eserinde, nöronların arasındaki bağlantı sayısının yaklaşık 1 katrilyon (10 15= 1.000.000.000.000.000) olduğunu belirtip sözlerine şöyle devam eder:

10 15 sayısı elbette algılarımızın üzerinde bir sayıdır. ABD'nin yarı büyüklüğündeki bir arazi düşünün (1 milyon mil kare). Bu bölgede 1 mil kareye 10.000 ağaç düşmektedir. Eğer her ağacın 100.000 tane yaprağı olduğunu kabul edersek, bu bölgedeki yaprak sayısı beynimizdeki bağlantıların sayısına eşit, yani 1015 olacaktır. (Michael Denton, Evolution: A Theory In Crisis, London: Burnett Books, 1985, s. 330)

Kafatasınızın içine sığacak kadar küçük olan beyninizin içindeki bu olağanüstü sayıdaki ve komplekslikteki bağlantıların her biri, tam olması gerektiği şekilde ve belirli bir amaç için yaratılmıştır. Yüce Allah'ın yaratmasındaki mükemmel tasarımın sonucu olan bu bağlantılar vasıtasıyla birbirinden bağımsız işleri birbirine karıştırmadan aynı anda gerçekleştirebilirsiniz. Örneğin bu satırları okurken aynı zamanda müzik dinleyebilir, bir yandan da suyunuzu yudumlayabilirsiniz. Ayrıca beyniniz, tüm bunlar esnasında sizin adınıza, siz farkında bile olmadan, kalp atışlarınızı düzenler, kandaki oksijen miktarını çok hassas bir seviyede sabit tutarak nefes alıp vermenizi sağlar, vücut ısınızı ya da böbreklerinizden atılacak idrar oranlarını belirler, kaslarınızın hangilerinin hangi sıra ya da şiddette kasılarak elinizdeki bardağı devirmeden ağzınıza götürebileceğinizi hesaplar, dik durmanız için gerekli olan çok detaylı denge hesaplarını yapar. Bunlar gibi birbirinden farklı yüzlerce işlem, hayatınız boyunca, beyniniz tarafından en mükemmel biçimde gerçekleştirilir. Siz ise bu işlemler için beyinde yapılan hesaplamalardan haberdar bile olmazsınız.
BEYNİN YARATILIŞI
Bu kadar üstün tasarımlı bir organın oluşum aşamaları da başlıbaşına bir mucizedir. Beyindeki sinir hücreleri, bebeğin anne karnında bulunduğu dönemin beşinci haftası ile beşinci ayı arasında oluşur. Beynin oluşum sürecinde saniyede ortalama 7741 yeni sinir hücresi üretilir. Doğduğunuzda, yaşamınız süresince gerekli olan sinir hücrelerinizin büyük bölümü hazır durumdadır. Bütün bu hücreler, ana rahminde sperm tarafından döllenmiş yumurtanın (zigot) ilk bölünme evrelerinde ortaya çıkan ve sinir hücrelerini oluşturmakla görevli olan tek bir hücrenin sonraki evrelerde bölünmesiyle meydana gelmiştir. Sinir hücrelerinin bölünmesiyle meydana gelen diğer hücreler de birbirinden biçim ve işlev olarak ayrışırlar. Her biri beyin kabuğundaki altı ayrı katmanı oluşturacak farklı işlevdeki hücre gruplarını üretmekle görevlidir. Bölünen sinir hücreleri kümesi, beyindeki sıralı katmanları oluşturacak şekilde, bulundukları yerden beynin dış kısmına doğru hareket ederler. Nöronlar kendi katmanlarına erişir erişmez farklı bir etkinliğe girerek uzantıları olan akson ve dendritler yardımıyla diğer hücrelerle fiziksel bağlantılar kurarlar. Bölünme devam ettikçe beyin belirmeye başlar. Beşinci ay sonunda mükemmel bir beyin tüm işlevleriyle hazırdır. Bu kompleks, ancak belirli sıra ve düzende meydana gelen işlemler, her insanda aynı şekilde hiç şaşmadan yüzbinlerce yıldır devam etmektedir.

Beynin, hücreler tarafından bu şekilde oluşturulması çok olağanüstü bir olaydır. Hücreler, sanki bir bilince, akla ve beyin hakkında muazzam bir bilgiye sahiplermiş gibi hareket etmekte; hiç şaşırmadan, herhangi bir aşamayı atlamadan, kusursuz bir organizasyon ve iş bölümü içinde beyni meydana getirmektedirler. Her hücre nereye gideceğini, ne yapacağını, beynin hangi kısmını meydana getireceğini çok iyi bilmektedir. Bilinçsiz yapıların, bu kadar bilinçli bir davranış göstermeleri ve adeta ortaya ne çıkaracaklarının farkındalarmış gibi hareket etmeleri, sonsuz akıl ve ilim sahibi Yüce Allah'ın yaratışının delillerinden sadece bir tanesidir.

Sinir hücrelerinin kendi aralarında kurdukları bağlantılar, dışarıdan aldıkları sinyalleri beyne ulaştırma yöntemleri, sinirlerarası haberleşme mekanizmaları gibi kompleks sistemlerin her biri, sahip oldukları üstün tasarımlarla ayrı birer mucizedir.
EVRIMCİLERİN KUSURSUZ BEYİN ÇIKMAZI...
Beynin, milyarlarca sinir hücresinin birbirine bağlanmasıyla oluşan kusursuz tasarımı, her olguyu basite indirgeyerek açıklamaya çalışan evrimci bilim adamlarını şaşkınlığa düşürmüştür. Chicago Üniversitesi'nden Nöroloji Profesörü Judson Herrick, insan beyninin kompleks yapısı hakkında şunları söyler:

Eğer bir milyon beyin hücresi, her birinde iki nöron bulunan gruplar halinde birbirinin ucuna mümkün olan tüm kombinasyonlarda bağlanırsa, elde edilen farklı şekillerdeki nöronlar arası bağlantıların sayısı [1'in yanına iki milyon yedi yüz seksenüç bin tane 0 gelmesiyle oluşan] 10 2.783.000 sayısıdır. Bu varsayım, beyin zarındaki 9.200.000.000.000 (dokuz trilyon iki yüz milyar) sinir hücresinin birbirleriyle kurabilecekleri bağ olanaklarındaki olağanüstü kompleksliği göstererek bizim derinden etkilenmemize yetiyor. (C. Judson Herrick, Brains of Rats and Man.)
Bu üstün tasarıma sahip olan beyin, insan vücudundaki sayısız işlemi düzenler, yönetir ve denetler. Sinir sistemi, duyularımızın beyne gönderdiği mesajları beynin ilgili merkezine ulaştırır. Bu mesajlar sayesinde bütün yaşamsal faaliyetlerimiz aksamadan sürer. Acıktığımızı anlayıp yemek yeriz. Nesneleri görerek dış dünyayla bağlantı kurar, dengemizi sağlar, yürürüz. Hafızamıza kaydedilen bilgiler sayesinde çeşitli yeteneklerimiz oluşur. İnsan beyni, kusursuz tasarımı ve son derece karmaşık yapısıyla, Yüce Allah'ın kusursuz ve benzersiz yaratma sanatının delillerinden sadece bir tanesidir. Rabbimiz'in yaratışının insan vücudundaki tecellileri bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)

 

9/11/2007

İNSAN EVRİM GEÇİRMEMİŞ,ALLAH TARAFINDAN YARATILMIŞTIR

Evrimcilerin canlıların kökeni hakkındaki diğer iddiaları gibi, insanın kökeni hakkında ortaya attığı senaryo da bilimsel yönden temelsizdir. Çağdaş bilimin son bulguları canlı türlerinin birbirinden evrimleşmediğini doğrulamaktadır.

Darwin, insanlarla maymunların ortak bir atadan geldikleri iddiasını, 1871 yılında yayınlanan İnsanın Türeyişi (Descent of Man) adlı kitabında öne sürmüştü. O zamandan bu yana da Darwin'in yolunu izleyenler bu iddiayı destekleme yarışına giriştiler. Ancak yapılan tüm araştırmalara rağmen, başta fosiller alanında olmak üzere, "insanın evrimi" iddiası hiçbir somut bilimsel bulgu ile desteklenemedi.

Bazı insanlar bu gerçekten habersizdir ve insanın evrimi iddiasının pek çok delille desteklenen somut bir gerçek olduğunu sanır. Bu yanlış kanının nedeni, evrimcilerin medya yoluyla sürdürdükleri propagandadır. Ancak gerçekte konunun uzmanları "insanın evrimi" iddiasının temelsiz bir varsayımdan başka bir şey olmadığının farkındadır.
Hayali Evrim Şemaları ve Australopithecus
Australopithecus kelimesi "güney maymunu" anlamına gelir. Farklı kategorilere ayrılan Australopithecus türlerinin tümü, günümüz maymunlarına benzeyen soyu tükenmiş maymunlardır.
Evrimcilerin bu konudaki iddiası ise, Australopithecus'un, tam bir maymun anatomisine sahip olmasına rağmen, insanlar gibi dik olarak yürüdüğü tezidir.

Ancak İngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomist, Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard'ın, Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar bu canlıların günümüz maymunlarınınkiyle aynı hareket şekline sahip olduklarını gösterdi. İngiliz hükümetinin desteğiyle, beş uzmandan oluşan bir ekiple bu canlıların kemiklerini on beş yıl boyunca inceleyen Lord Zuckerman, kendisi de bir evrimci olmasına rağmen, Australopithecus'un sadece sıradan bir maymun türü olduğu ve kesinlikle dik yürümediği sonucuna vardı. Yine bir evrimci olan Oxnard ise, Australopithecus'un iskelet yapısının günümüz orangutanlarına benzediğini açıkladı.

Amerikalı antropolog Holly Smith'in 1994 yılında Australopithecus dişleri üzerinde yaptığı detaylı analizler de yine Australopithecus'un bir maymun türü olduğunu gösterdi.

Evrimcilerin ortaya attıkları "insanın evrimi" şemasında, Australopithecus türünden sonra temel olarak Homo erectus adıyla sınıflandırılan fosiller gelir.

Homo erectus kavramı "dik yürüyen insan" anlamına gelir. Evrimciler bu insanları, "erect" sıfatı ile öncekilerden ayırmak zorunda kalmışlardır. Çünkü eldeki tüm Homo erectus fosilleri, Australopithecus ya da Homo habilis örneğinde görülmediği kadar diktir. Günümüz insanının iskeleti ile Homo erectus iskeleti arasında hiçbir fark yoktur.

Evrimcilerin Homo erectus'u "ilkel" saymaktaki yegane dayanakları, kafatası hacminin (900-1100 cc.) modern insanın ortalamasından küçüklüğü ve kalın kaş çıkıntılarıdır. Oysa bugün de dünyada Homo erectus'la aynı kafatası ortalamasında pek çok insan yaşamaktadır (örneğin pigmeler) ve bugün de çeşitli ırklarda kaş çıkıntıları vardır (örneğin Avustralya yerlileri Aborijinler'de).

Kısacası evrimcilerin Homo erectus sınıflamasına dahil ettikleri insanlar, zeka düzeyleri bizden farklı olmayan kayıp bir insan ırkıdır. Bir insan ırkı olan Homo erectus ile "insanın evrimi" senaryosunda kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus ya da Homo habilis) arasında ise büyük bir uçurum vardır. Yani fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır. Bu ise yaratılmış olduklarının açık bir göstergesidir.
Soyağacının Çöküşü
Neandertaller bundan 100 bin yıl önce Avrupa'da aniden ortaya çıkmış ve yaklaşık 35 bin yıl önce de yine hızlı ve sessiz bir biçimde yok olmuş -ya da diğer ırklarla karışarak asimile olmuş- insanlardır. Günümüz insanından tek farkları, iskeletlerinin biraz daha güçlü ve kafatası ortalamalarının biraz daha yüksek olmasıdır.

Neandertaller bir insan ırkıdır ve bugün artık bu gerçek hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Evrimciler bu insanları "ilkel bir tür" olarak göstermek için çok çabalamışlar, ama bütün bulgular Neandertal insanının bugün sokakta yürüyen herhangi bir "yapılı" insandan daha farklı olmadığını göstermiştir.

Bu nedenle günümüzde birçok araştırmacı, Neandertal insanını günümüz insanının bir alt türü olarak tanımlayarak "Homo sapiens neandertalensis" demektedir. Bulgular, Neandertaller'in ölülerini gömdüklerini, çeşitli müzik aletleri yaptıklarını ve aynı dönemde yaşamış Homo sapiens sapienslerle beraber, gelişmiş bir kültürü paylaştıklarını açıkça göstermektedir. Kısacası Neandertaller, sadece zamanla ortadan kaybolmuş "yapılı" bir insan ırkıdır.

İnsanın evrimi senaryosu tümüyle hayali bir kurgudur. Çünkü böyle bir soyağacının var olması için, maymunlardan insanlara aşamalı bir evrim yaşanmış ve bunun fosillerinin bulunmuş olması gerekir. Oysa maymunlarla insanlar arasında açık bir uçurum vardır. İskelet yapıları, kafatası hacimleri, dik ya da eğik yürüme kriterleri gibi özellikler, insan ile maymunun arasını açıkça ayırmaktadır.


Bu farklı türler arasında bir soyağacı olamayacağını gösteren çok önemli bir başka bulgu ise, birbirlerinin atası olarak gösterilen türlerin aynı anda ve birarada yaşamış olmalarıdır! Eğer evrimcilerin iddia ettiği gibi Australopithecus zamanla Homo habilis'e, o da zamanla Homo erectus'a dönüşmüş olsalardı, bu türlerin yaşadıkları dönemlerin de birbirini izlemesi gerekirdi. Oysa aksine, böyle bir kronolojik sıralama yoktur.

Homo erectus'tan Homo sapiens'e doğru ilerlediğimizde de yine ortada bir soyağacı olmadığını görürüz. Homo erectus'un ve Homo sapiens archaic'in günümüzden 27.000 yıl öncesine hatta 10.000 yıl öncesine kadar yaşamlarını sürdürmüş olduklarını gösteren bulgular vardır. Avustralya'da Kow Bataklığı'nda 13 bin yıllık, Java Adası'nda ise 27 bin yıllık Homo erectus kafatasları bulunmuştur.

Bu bulgular, evrim teorisinin "insanın ataları" olarak gösterdikleri canlıların, birbirleriyle bir ilgileri olmayan soyu tükenmiş canlı türleri ya da kaybolmuş insan ırkları olduklarını göstermektedir.
Apaçık Olan Gerçek: Yaratılış 
Evrimciler insanın iki ayaklı dik yürüyüşünün, maymunların dört ayaklı eğik yürüyüşünden kademeli olarak evrimleştiği iddiasındadır.

Bu iddia doğru değildir. Öncelikle fosil kayıtları, hiçbir zaman hiçbir canlının insan ve maymun yürüyüşü arası bir hareket şekline sahip olmadığını göstermektedir. Fosil kayıtları üzerinde yapılan detaylı incelemeler, Australopithecus ve Homo habilis sınıflamalarına dahil edilen canlıların maymunlar gibi dört ayaklı ve eğik yürüdüklerini, Homo erectus ve Neandertal adamı gibi insan ırklarının aynı bizim gibi dik yürüdüklerini ispatlamaktadır. Yani iki ayaklı dik yürüyüş modeli, dünya üzerinde ilk olarak insanlarla birlikte ve aniden ortaya çıkmıştır.

Kısacası, "insanın evrimi", hiçbir bilimsel temeli olmayan bir masaldan ibarettir. İnsanı, sahip olduğu tüm yetenek ve özelliklerle birlikte, Allah yaratmıştır. Evrim teorisi canlılığın bir "tesadüf" ürünü olduğunu iddia eder. Oysa bu yazı boyunca incelediğimiz tüm bilimsel kanıtlar, bunun kesinlikle gerçek dışı bir iddia olduğunu, canlılığın asla tesadüfle açıklanamayacak kadar üstün bir tasarımla yaratıldığını göstermektedir.

Bu apaçık gerçeği görebilmek için, mutlaka biyokimya laboratuvarlarına ya da fosil yataklarına gitmeye de gerek yoktur. İnsan, akıl ve sağduyusunu kullanarak dünyanın hangi köşesini incelese, yaratılış gerçeğini görebilir. Kendisinin, ilk başta sadece bir damla su iken, bu satırları okuyup anlayabilen bir insan haline nasıl geldiğini düşünse, Yaratıcımız olan Allah'ın sonsuz aklı, bilgisi ve gücünü anlayabilir.